bugun en buyuk derdimiz karizmatik olmak, kabak gibi kirmizi gotle yuzlerce yil gezdikten sonra. ne kadar afili maymunlar olsak da hayvaniz gercekten. hayvaniz cunku alistigimiz gibi gidiyoruz. ben mesela apartmanda buyudum. katildigim en buyuk event, ananemlerin bahceli evinde teyzemlerle yaptigimiz borek+cay ya da kis ise kardanadam+kestane toplastilari oldu. “ayy ne sicak gunler” diyemicem, fakirlikten iste cok bi bok yapamiyormusuz, pinpon topu gibi yasiyormusuz. sonradan dusununce anliyor insan. o gunleri ozledigimi soyleyemicem. kimseyle anlasamiyordum adam gibi. ama o kadar ufaktim ki nasil anlasilmak istedigimi de bilmiyordum. sigir gibi kendini cizgi filme video kasetlere veren bi cocuktum iste. bi pazar gunu western filmi izlemeyi ozluyorum. simdi daha besinci dakikasinda daralip kapatiyorum cunku. evden eve sabit mekan insani olmanin benim icin iki onemli yansimasi oldu. ev benim icin degerli hale geldi. yasadigimiz evlerde “odalarim” degil “yasam alanlarim” oldu. bulasilamadigim bi bolgem olmasini sevdim. eksiksiz yasanabilir olmasini, ihtiyaclarimi gidermesini, benim esyalasmisim olmasini, huzur ve sakinlik vermesini hep sevdim. ancak obur yandan hep de evde oldum. bir gercek varsa o da 29 senedir gokyuzunden cok tavan gormus oldugumdur. kafese konmus hayvan gibi daraliyorum ayni yerde cok kalinca. benim degilse ev, ev de degil. kotu bi yer de degil ama. sadece ait olmadigim baska bi yer. baska bi kafes gibi darliyor. kendi evim bile en sevdigim mekan olmasina ragmen darliyor. markete gidip kafami dagitiyorum. sonra inime donuyorum mutlu oluyorum. bildigin esegimi kaybettiriyorum kendime.
dun 19 saat kadar calistim. sabah 5 gibi yattim. yine 9 gibi kalktim. ne dinlenmistim ne uykumu almistim ama direkt kalktim. cunku biliyorum, kalkmasam da yine ne uykumu almis hissedicem ne de dinlenmis. pes ettigim konulardan biri. olmuyor nasisa. yetmiyor zaman hicbir seye. ve o kadar cabuk geciyor ki. 30 yasinda bi adamin cirkin surati bana bakiyor aynada. yarisi beyazlamis saclariyla. oysa onun yasinda cok benzedigi babasinin saclari simsiyahti. sulalesinde herkesin gozu gayet acikken onunki neden kisikti? sulalesinin yarisinin gozu renkli, yarisininki acik kahverengiyken onunki neden keci boku gibi siyaha caliyordu? butunlugunun ne kadarinin genlerinden gelecegini ne kadarini sikinin keyfine gore takilacagini kim ne zaman belirlemisti? zaman ne cabuk geciyordu. “cabuk” ne kadar bir zamana denk geliyordu? “zaman her seyin ilaci” lafini ergenken hic sevmezdi, eriskin oldugunda en buyuk dusmaninin zaman oldugunu anlamisti. 3 haziranda sinemalarda…
ustumdeki en buyuk baskinin zaman oldugunu fark ettim. size bu satirlari sicarken cep telefonumdan yaziyorum. cunku vaktim yok baska zaman yazmaya. salona donup calismaya devam edecegim. hala “milyar” kullanan yaslilar gibi “cep telefonu” diyorum. simdi gencim her seyin icindeyim teknoloji beni yiyemiyor ancak o da icten ice kemiriyor beni zaman sayesinde. zenon farlar led isiklar gozume gelince icat edenin yedi ceddine saydiriyorum. sari isik seviyorum beyazdan tiksiniyorum. oysa son teknolojiler, onlara tapan cucuklar var. kacinilmaz bisi bu. zamanla mucadele edemiyorsun. dusmanin gibi seni geride birakmaya and icmis. ne ise yeterince vakit ayirabiliyorsun, ne sevdigine, ne de -belki de en kotusu- kendine. bunlarin hicbirini kotarmayi basaramasan da hala israrla hayattaki en buyuk mucadelen, zamanini yonetmeye calismak. bakin dusunun; aslinda hayatinizda yapmaya calistiginiz her sey, o sey degil. seyi sadece zamana oturtmak icin cabaliyorsunuz. isik hiziyla buyuyen bir agaca dilek baglamaya calismak gibi manyakca sapikca batil cabalar. zamana bi yerinden tutturalim ki onunla birlikte gercek olsun diye. kontrol manyagi olmamin tek sebebi zamanin kontrolsuzlugu olabilir. kum saatinin icindeki kumlar gibi eriyorsun ama hangi tane oldugunu bilmiyorsun. ve cok cok korkunc bir gercek var gormedigimiz: ZAMAN NE LAN? “saniye” diye bir sey var. her saniye 1 saniye suruyor. peki 1 saniye ne kadar suruyor? hissedebiliyor musunuz? gozunuzu kapatip icinizden saysaniz, nereye kadar senkron kalabilirsiniz? 1 dakikayi gecmez. onun siniri bile yine o. cok darlayici.
saate baktigimizda halusinasyon goruyoruz. zaman diye bir sey yok ama ona bagimliyiz. sizofreni bile herkes olunca normal oluyor. bir seylere vakit ayirmaya calismak makul oluyor. zamanin surekliligi altinda burusuyoruz yufka gibi. kimi zaman borek oluyoruz kimi zaman yabisiyor yapraklar murdar oluyor. yapacak bisi yok. sikerim deyip gecmek lazim belki. siklememek lazim zamani. illa bir seyi erteleyeceksin cunku. bir seyi yapmayi sectigin anda digerini ertelemis oluyorsun. kacari yok. o an neye vakit ayirmak gonlunden geciyorsa onu yapmak belki guzel olani. baba parasi yiyen gotoslarin imrenilecek tek yani da bu belki. istedikleri zaman istediklerini yapabiliyorlar. erteledikleri sey de hic onemli olmuyor. sonra da onu yapabiliyorlar zaten. bu hak edilmemis bir modern zamanlar luksu. paranin zamani satin alabilmesi uzucu. insanligin ulastigi bu zeka seviyesinde “politika” sadece niteligi yuksek en zeki insanlarin, niceligi yuksek normalden daha zeki insanlari kontrol altinda tutmak icin cabaladigi, normal zekada et yiginlariyla dolu bir oyun alani. burada herhangi bir ideoloji ile ya da bunun tamamina karsi koymakla “anarist” olmak, buyuk resmin bir parcasi olmaktan baska bir sey degil. 2012’de gercek anarsist; zamana karsi koyabilen, ona direnen, saate meydan okuyabilendir. aklimdan gecen arthur schopenhauer’e baglayip bitirmek olsa da; gonlumde osho ibnesi agir basiyor: http://osho-turk.posterous.com/yaknlk-sessizligin-dili
en buyuk sucluluk duygusunu bize o yukluyor. videoda duydugunuz seyleri yapmayi (sicmayi degil) kendi capimda radiohead sarkilariyla oynamayi seviyorum. laptop’ta 10 dakika ona vakit ayirdigim icin simdi sucluluk hissediyorum. gunlerdir kiz arkadasima vakit ayiramadigim icin sucluluk hissediyorum. aileme vakit ayiramadigim icin sucluluk hissediyorum. kendime vakit ayiramadigim icin sucluluk hissediyorum. sicmayi bunu yazarak uzattigim icin sucluluk hissediyorum. peki neye vakit ayiriyorum ben? hicbir fikrim yok. zamani anlamsizlastiran seyler var iyi ki. insanligin zugurt tesellisi. “zaman” olsaydi hepimiz kiymetini bilirdik bence. bicakla kesilebilseydi istedigimiz kadarini kesip ikram eder geri kalanini saklama kabina koyardik. zaman icin birbirinizi yargilamayin. “zamansizlik” ile yargilamayin. hepimiz magduruz. zamana karsi koyacak kadar paraniz yoksa zamani anlamsizlastirmaya cabalayin. tsk. sevg.
Yan Sanayi Uzaktan Kumanda
meyvesinekleri.org diye bir sitem vardı benim arkadaşlarımla yazıp çizdiğim. bi gün kazayla sildim, back-up’ından yüklemekse nasip olmadı. demin bi dosya ararken o back-up’a denk geldim. meyve sinekleri’nde “post-modern intak” adında bir kategorim vardı kıçımdan uydurduğum. hayatım boyunca yazmaktan en keyif aldığım şey post-modern intak oldu. onlardan birini, 27 kasım 2008’de yazdığım “yan sanayi uzaktan kumanda”yı buradan paylaşim dedim :)
Hayata hep ikinci başlamak. Hepiniz milyonlarcasının arasından yumurtaya girmiş ilk spermlersiniz. Anlayamazsınız ki. Biz milyonlarca ikinciyiz. Hiç birinci olma şansımız olmadı, kimsenin birincisi olmadık. Kimse bizi eski sevgilisi kadar sevmedi. Hep kuma olduk.
Çin’de ya da Tayvan’da üretiliyoruz biz. Bu yüzden ucuz oluyoruz. İki dilim ekmek ve çorba karşılığı yaşayıp üst üste uyuyan minicik eller pek para istemiyor da. Günlerce konteynerlerde kapalı kalıyoruz. Siz kendi osuruk kokusunu bile seven kibirli insanlar bunu da anlamazsınız ama, plastik kokumuz benim bile midemi bulandırıyor. O çocukların kaçını kanser ettiğimizi düşünüyorum, üzülüyorum. Tekrar gün ışığı gördüğümüzde de bir başka üçüncü dünya ülkesinin dandik bir elektrikçi dükkanında buluyoruz kendimizi. Havalı evrensel kumandaların uzağında balık istifi gibi ihtiyaç duyulmayı bekliyoruz.
5 lirayız. Modelimiz, ne zaman yapıldığımız, ne işe yaradığımız hiç önemli değil. 5 lirayız işte. 5 tane 1 lira. Satıcı bile bize güvenmiyor. “Çalışmazsa getirirsin.” diyor. Umrunda değil dayanamayıp intihar edenlerimiz; işi o olduğu halde hayata döndürmeye tenezzül bile etmiyor. Bazen geri geliyor “çalışmayanlar”. Tekrar aramıza atıyor, tekrar satıyor. Ölümüze dahi saygısı yok. Ölümüzden para kazanıyor. Şansını deniyor belki ondan da az değer veren birisi çıkar da geri getirmek yerine çöpe atar diye. Sonra dandik olan biz oluyoruz. Videotape dinlemek istiyorum bazen. Seviyorum o çocuğu.
Eline alan daha dükkandayken tereddütlü yaklaşıyor, güvenmiyor bize. Eve geliyoruz, çalışınca rahatlıyor ancak. Büyük yatırım yaptı ya, çocuklarının geleceğini güvence altına aldı, yakın vadede de karşılığını aldığı için mutlu oluyor haliyle… Nerede ama o ilk kumandaya gösterilen muamele. Nerede o kül tablasının 5 cm sağ tarafında her daim rezerve edilmiş sabit yerler, toz alırken kumandayı silmeler… İlk iş koltuğa fırlatılıyoruz. Şanslıysak o da. Don lastiğinde gezdirilen kumandalar olduğunu duydum.
Televizyonlar desen ayrı bir dünya. Üstündeki kapağı kırılmış, renk veremiyor artık, hala sony bravia gibi havasından geçilmiyor zibidilerin. Salondan arka odalara düşenler nispeten makine evladı oluyor ama salondakiler için aynı şeyi söylemek zor. “Hey gerdeğe girmiyoruz, rahat ol. Bana sadece ne yapman gerektiğini söylüyorlar, ben de anlayacağın dile çeviriyorum. Hepsi bu.” diyoruz, hala aynı tavır. Öyle sinirlendiriyorlar ki, “E çok biliyorsan sen anla ne istediklerini!” diyoruz sonunda, ki gerçekten istemeden. Neticede koca odada tek başımızayız, bi’ biz birbirimizi anlıyoruz ama yok. Bu sefer kıllığına duymazdan gelmeye başlıyorlar. Başımıza geleceği biliyorlar çünkü. Çok geçmeden ilk darbelerimizi alıyoruz, kafamıza kafamıza domuz gibi vuruyorlar. Bir kumandanın içinde temassızlık olabileceğini sanan gerzekler her tarafımıza vuruyorlar. Bütün güçleriyle tuşlarımıza basıp canımızı acıtıyorlar. Sonunda televizyonun dibine kadar sokuyorlar, çaresi kalmıyor onun da. Yoksa ilk iş zavallı pillerimiz çöpü boyluyor. Hep bir günah keçisi bulunuyor. Adalet dünyanın hiçbir yerinde yok. Var olmak adil değil demek ki.
Bizi hiç önemsemiyorlar. Hem ellerinden düşürmüyorlar, hem de en gözden çıkarılabilir elektronik aletleri biziz. O kadar dandiğiz ki gözlerinde, elektronik aletten saydıklarını bile sanmıyorum. Entegresi olmayan ruhsuz plastik düğmeler olarak görüyorlar. Değer vermedikleri her şey gibi biz de ellerinin arasından kayıp gidiyoruz. Bazen hızla fırlattıkları koltuktan sekiyoruz. Bizim ellerimiz yok ki tutalım o koltuğu, yapışkan değiliz ki yapışalım o koltuğa. Sekiyoruz çünkü sertiz, ama o kadar değil. Biz de kırılıyoruz.
Ortamızdan ayrıldığımızda ilk iş küfür yiyoruz. Zamanı geri aldırmak istercesine sövüyorlar. Yaptıkları her şey saçma. Kırık olduğum için böyle söylüyorum sanmayın, fabrikadayken de aynısını düşünüyordum. O kadar çok üretiliyorduk ki, sebebinin çok tüketilmemiz olduğunu üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorduk. Bazı şeylerin sebebi kimi şeylerin kaderi olabiliyor bazen.
Hemen gözden çıkarılıyoruz elbette. Ha pardon, ondan önce son birkaç kez daha deneniyoruz hırsla. Ellerimizle tutunamadığımız için küfür yiyoruz onu anladım da, neden nefret ediyorlar o kısmı havsalam almadı. Bacaklarımızla koşup yüksekten atladık diye olsa gerek. Kendimi çok çaresiz hissettim elinde, çalışıp çalışmadığımı denerken. Çalışmıyordum çünkü ortadan ikiye ayrılmıştım, bastığı tuş içime dokunmuyordu ve o bunu düşünemeyecek kadar meşguldü kızmakla. Ama mutlu da hissettim ne yalan söyleyeyim; sehpanın üzerine koydu beni. Tamam biliyorum dağılmayayım diye koydu ama olsun yine de güzeldi.
Hemen “yenim” alındı. Çok konuşmaya fırsatımız olmadan ben arka odaya alındım. Sanırım evin babası biraz uyuz bir adam, iki günde kumandayı kırdıkları için homurdanabilirdi. Ne de olsa 5 lira vermişti bana. Bu yüzden iç edildiğimi düşünüyorum. Odada eski bir televizyon vardı ama ortalıkta benden başka kumanda yoktu. Ne zaman ne şekil çöpe gideceğimi düşünürken, odada yaşayan çocuk beni aldı ve tamamen ikiye ayırdı. Ne yalan söyleyeyim, her elektronik aletin içinde ne olduğunu merak edip içini açan ve kapatamayan gerzeklerden olduğunu sandım. “Buraya kadarmış demek, beklediğimden kısa sürdü.” dedim. 5 dakika içinde kırılan tırnaklarımı sıkıştıkları yuvadan çıkardı, yaylarımı düzeltti ve pillerimi takıp beni çalıştırmayı başardı. O an ilk defa ümitli hissettim kendimi, hayata döndüm sanki. “İyi de çalışsam ne olacak ki, iki kumandayı kim ne yapsın?” diye düşünürken beni odadaki televizyona çevirdi. “Merhaba, dilimizi biliyor musun?” dedim televizyona, “Sayılır, en azından bunu anladım. Uzun zamandır yalnızdım, hoş geldin.” dedi. Hiç beklemiyordum, gerçekten sevindim. Çocuk da “Çalıştı hehe, doğru hatırlıyormuşum bu televizyonla da çalışıyorlar.” dedi ve kırılan tırnaklarım yerine kafama bir tur bant sardı. Yaralı askerler gibi olduğumu düşündüm, gülme tuttu. Odur budur çalışıyorum ve bu küçük odayı seviyorum.
Televizyon her dediğimi anlamıyor, tuşlarım da biraz yumuşadı ama kafam rahat. En azından tek bir eldeyim ve onun tekrar ortadan ikiye ayrılırsam kıçımı bantlayacak birisinin eli olduğunu biliyorum. Odasının haline bakarsak, çöpünü bile atmayan bir insanın benden kolay kolay vazgeçeceğini de sanmıyorum. Velhasıl, değerli hissetmek tahmin ettiğim kadar güzel bir duyguymuş. Bir yan sanayi uzaktan kumandanın hayattan isteyebileceği başka ne olabilir ki? (Tamam yorgan yumuşak ama yine de yatağa fırlatmasa daha şık olabilir belki eet. Hmm tamam tamam duracell pile de hayır demem galiba.)
Dün (Saat itibariyle geçen gün; Einstein’ın toprağına ses gitmesin…) annemle babam geldi. Artık eve misafir alabiliyorum çünkü epey düzdüm evi, yeni evli çekirdek aile yuvası kıvamına geldi. TV sehpam ya da halım yok ama Sinbo da olsa tost makinem var mesela. Sadece çantası olunca annemin elinde “Kalmayacak mısın?” diye sordum. “Bıcır’ım evde yalnız, bırakamam onuuu annesi kurban olsun!” dedi. Kedi de kedi olsa; annem eve gidince “Bıcır’ımmm” diye sevmeye kalkacak, Bıcır da onu ısırıp tırmalayarak paramparça edecek. Onu öyle seviyor. Beni böyle sevdiği gibi. Israrcı olmadım. Aklı evde kalırken bedeninin burada olmasına gerek yok. Babama zaten teklif dahi etmedim. Anladım ki annem depresyonumu evrensel anne endişelenme endeksine göre derecelendirmeye, babamsa Evkur’dan 24 taksitle alabileceği bir eksiğim varsa onu tespit etmeye, çok kötü durumdaysam da kenara 100 lira sıkıştırmaya gelmiş. Mükellef bir kahvaltı hazırladım. Babam pek bir şey yemedi; destek olamadığı için bir de yiyeceklerimi tüketmek istemedi muhtemelen. “Ne biçim sofra bu böyle, Hazar Denizi’nden havyarım nerde?” gibi 30 yıllık yaklaşımlarını sergiledi. Annemse teraziye tıklayıp emeğine sağlık demek istercesine yemeyeceği kadar çok yemek için zorladı kendini, marketten aldığım peyniri övdü. Sonra Street Fighter oynadılar.
Bir dünya meyve getirmiş babam. Buzdolabına koyarken geldi, “29 yaşındayım hala kırmızı elma sevmediğimi bilmiyosun baba ya :) Götürün bunları yemem ben çürür.” dedim, “Yersin.” dedi çıktı mutfaktan. Dışarı çıktı sonra, peşine takıldım para harcamasın diye. Kasaba girdik. Oturduğum ev, okudukları ilkokulun karşısında olduğu için bütün mahalleyi tanıyorlar. “Beni tanıdın mı Hüseyin Abi?” dedi; ben de içimden “Hah yarrağı yediğimizin resmidir.” dedim. Adamın hatırlamasını bekliyor. Babam “Hatırladın mı?” diyor, kasap hatırlamasının mümkün olmadığını destekleyecek rasyoneller anlatıyor. 10 dakika bi gitti geldi top öyle. Sonunda babanemin adını verince hatırladı, ama dedemi babanemi falan hatırladı aslında; amcamla babamın adına dair en ufak bir fikri yoktu. Yaklaşık 10 dakika suratımda aptal bir gülümsemeyle bu sonsuz mantara uyum sağladım. Kasap “Ne kadar oldu siz buradan gideli?” deyince babam beni gösterip “Bu benim oğlum.” dedi, “Ufacıktı işte, şimdi 28 yaşında.” dedi. Eve döndük, annem mutfakta köfte patates yaparken babam maç izliyordu büyük ekran bulmuşken. “İyi misin?” diye sordu. “Hea, diil gibi mi duruyorum?” dedim, “Yoo, öylesine sordum.” dedi. “İyyim iyyim takma kafana beni.” dedim.
Annem boyu yetişmeyince tabaklar için beni çağırdı; gittim verdim. Fırsatı yakalamışken “İyi misin oğlum çok zayıflamışsın? Dalgın gördüm seni :(” dedi. “Her zamanki halim ya, çok ekstrem bir şey yok. Düşünmem gereken çok şey var, kafamı toplayamıyorum ama öyle altından kalkamayacağım bir sıkıntım yok gibi.” dedim. “Güçlü bi çocuksun sen eminim her şeyin altından kalkabileceğine ama altından kalkabiliyor olman senden götürmüyor demek diil, dikkat et kendine aklım kalıyo sen burda kardeşin orda :(” dedi. “İyyim iyyim takma kafana beni.” dedim.
İkisi ayrı ayrı zamanlarda aynı şeyleri konuşuyorlar, sanki birinden saklayacakmışım gibi :) Salonda yedik sonra köfte pattes. Resmen doyduğumu hissettim. Psikolojik işte, anne yemeği olunca. Babam “Aferin lan, baya döşemişin evi.” dedi, annem de “Böyle karı koca yaşıyormuş gibi valla çok sıcak güzel olmuş.” dedi. “Vay arkadaş nasıl bir gerçeklikte yaşıyoruz böyle?” diye kendime sordum. Sonra annem “Kim 1 Milyon İster?” izlerken koltukta sızınca babama “Hadi al eve götür üşücek dışarıda.” dedim. Kalktılar. Annem 2,5 kere öptü, babam “Bak yine öpecek de utanıyo bak bak hiç bakmadan çıkıyo…” dedi sdlkfjsdk. “Gel öpim anne :)” dedim bi daha öpüştük gurbete gider gibi. Annem gıdığımdan öpmeyi çok sevdi hep, her ergen gibi o dönemde öpmesine izin vermezdim. “Al gıdıktan da öp :)” dedim. “Bi de burdan :)” dedim sol gıdık verdim. Anneme yeniden gıdığımı öptürmeye başladığım zaman gerçekten büyüdüğüm zaman sanırım. 0-6 yaşımın tamamını annemle ve teyzemlerle dip dibe geçirdiğim, beni kadınlar büyüttüğü için şanslı hissediyorum kendimi. O güzel kadınlar bana sevmeyi ve sevilmeyi öğretti. Babam da sağ olsun, muhtemelen sayesinde heteroseksüel oldum. Aksi takdirde “Emoş” diye çağrılan bir çocuğun pek şansı olmazdı gibime geliyor sdlfkjsdlk.
Kasapta konuşurlarken, Hüseyin Amca “Dedelerin çok iyi adamlardı. Çoook.” dedi. “Erken gittiler erken…” dedim. Uyum sağlamak için ağzımdan çıkmış bir klişeydi ama aynı zamanda her şeyi anlatan en basit şeydi de. İnsanın insandan başka bir varlığı yok. Dedelerimin insanlarıydık, gittiler sahipsiz kaldık. Annemle babam kimsenin insanları olmayınca, biz de öyle hissettik. Artık hissetmiyorum. Kimseye ait değilim ama kimsesiz de değilim. Babam her fırsatta “Korunuyor musun lan? Camın önünden “dede dede!” diye çağırmasınlar beni sonra? Uğraşamam bak…” diyor. Dede olmak için torun sahibi olmaya gerek olmadığını fark ettim. O bi mertebeymiş meğer, ölme listesinde birinci sıradan aday olduğunda kendiliğinden gelen. Babam 54 yaşında bugün. Biz artık onun insanlarıyız annem de dahil. O benim yaşımdayken, ben onun boynunda İstanbul’u dolaşıyordum tam 4 yaşında. Olur da sıralı gidersek, babamı kaybettiğimde ne yapacağım bilmiyorum. Çok kayıp bir nesiliz biz. Bizim hiç insanımız olmayacak. Baya yalnızız. Hem de öyle ağdalı şairene değil. Sadece yalnızız.
birden full paket sahibi bir insan olarak gunler sonra erotik kanallara bakayim dedim. cok nostaljik geldi. kuku pipi gozukmesin diye kicini yirtan bir ekip ve zevk alma namina sacma sapan sesler cikaran oyuncular. show tv’nin erotik kusagi gibi cine 5’in playboy tv’si gibi. tek farki bunda ahliyip ohluyolar. bi de hikaye yok direkt pompa ve uzun suruyor. softcore diil hardcore da diil. mongrelcore. belki 15 sene once olsaydi bunlar buyuk olay olurdu da internet varken buna kim para veriyor, kim bunu izleyip zevk aliyor bilmek isterdim. cok acayip. hani cuk kuku gorulmedigi icin demiyorum. porno izlemek bile aslinda epey sacma bisiyken porno bile olmayan bisi izlemek acayip bi sacmalik. peki ya hardcore pornonun bir numarali ismi marc dorcel’in boyle sikindirik seyler de cekiyor olmasi? pompis bile kapitalizmin carklari arasinda ake…
karli ve soguk ama sabah is yine olacak. adi kar. mutsuz ve yorgun ama sabah yine is olacak. adi mutsuzluk. yeni bildirim yok.
bazen “gece denizi gibiyim. karanlık ve korkutucuyum ama aslında bildiğin sikindirik suyum. ışığım yok o ka. girsen yine yüzersin. boyu geçmiyor. fuar havuzu gibi. zaten fuar havuzu gibi.” gibi şeyler yazasım geliyor ancak vazgeçiyorum. hazır anlamışı var.
Hedeflerimi sıralayacağımı zannediyorsanız, çok fena yanılıyorsunuz.
2012’ye dair hiçbir hedefim yok. Hatta konu ile ilgili -biraz küfürlü olacak ama idare edin- sevgili Emre Aydoğdu’nun da dediği gibi; “2010 yarrak gibiydi, 2011 de o ekolde devam etti. 2012’den bi beklentim yok. O da yarrak…
Bomb Site
Waverly Park, Paddington, 1957
From Roger Mayne Photographs
(fabforgottennobility gönderdi)
What Are You Doing New Years Eve? by Zooey Deschanel and Joseph Gordon-Levitt
(Kaynak: WiltonSmith.Tumblr.com, pufita gönderdi)
“olması gereken olur” kafasıyla yaşıyorum malum. beni bi parça tanıyan herkes biliyordur artık sanırım. en üzücü durumlarda bile “nasip kısmet” deyip dünyanın en sinir bozucu insanı olabiliyorum. arabesk bir kadercilik değil benimki. öyle mal eşeği gibi oturmuyorum “her şey kader” deyip. çünkü kaderimde bu yok. bu hayatta inkar edemeyeceğiniz tek şey “kader”. “ben kadere inanmıyorum” diyorsanız, sizin kaderiniz kadere inanmamaktır. asla inkar edemezsiniz yani. şurda ne yazıyosa o. they shine your eyes.
olması gerekenler iyi ki oluyor. burada çalışmıyor olsaydım, kamcez’imle tanışmıyor olsaydım, onunla müzik zevkimi paylaşmıyor olsaydım, nasıl biri olduğumu ifade edememiş olsaydım, asla “emre bunu sever” deyip bu mükemmel şarkıyı Facebook wall’uma post etmeyecekti ve ben bu mükemmel şarkıyı hiç dinlemeden ölecektim. iyi ki olmuş. kaderimde olmadığı için kaçırdığım böyle kim bilir kaç milyon güzel şey var, ve hatta bu mükemmel şarkıyı öğrendiğim için kaçırdığım kaç milyon mükemmel şarkı. gonna make me rain, gonna make you rise.
keşke kaderimde “olması gerekenler oluyor da, e biraz da benim istediklerim olsun mınaki…” demeye başlamam olmasaydı. dedim ya, yazmak istediğim şey yazana kadar on milyon kez aklıma geliyor, yazdığım anda ise sonsuza dek aklımdan çıkıyor. bu muhtemelen kompülsiyon ile başa çıkmamı sağlayan bir savunma mekanizması. artık yazasım gelmiyor. belki de çünkü aklımdan çıksın istemiyorum. burnu sıkan ayakkabı gibi günde on milyon kez vurması acı veriyor belki ama aklımdan gitsin de istemiyorum, kıyamıyorum. keşke olması gereken istediğim gibi olsa ama olmuyor maalesef. hala hak etmiyorum demek ki. karma polisi ile konuşmak lazım. say what you want but you make it, don’t lie.
çok içiyorum, biraz içmeyeyim diyorum. mutfaktan her geçişimde yaş mama görmüş sahibine küs kedi gibi viski kadehine gözüm takılıyor. uzanmak istiyorum, ama uzak duruyorum. sarılmak istiyorum, ama uzak duruyorum. öyle olmuyor çünkü, olması gereken oluyor maalesef. make me, shake me, deep black water.
daha fazla üzülmeyeyim diye kafamı kapatıp yine aylarca yıllarca duygulanım yaşamayan biri olmamak için dişimi sıkıyorum. umarım kaderim değildir. yoksa kendimi sikmemle sonuçlanacak bir sürece gireceğim. hold on, hold on. hold on, all misery gone.
aşağıdaki yazı sanırım 3 aydır falan taslaklarımda duruyor. ben bir şeyi yazmak istediğimde, günde 10 milyon kere aklıma gelir o. yazdığım anda ise sonsuza dek aklımdan çıkar. bu yazıyı yazarken sonlarına doğru bilgisayarım kilitlendiği için uçmuştu. çok üzülmüştüm. o kadar çok yazmayı istiyordum ki, dünyanın en büyük acılarını çekerek yeniden toplamaya çalıştım, ama bir yere kadar oldu. daha fazla devam edemedim. bugün onu araftan kurtarmaya, bu haliyle yayınlamaya karar verdim. çok istediğim ama yarım kalan onlarca şey varken hayatımda; biri de bu oluversin.
gerçekten üzücü. boğazındaki cihaz ile konuşan abi biraz sertti açıkçası. balık pazarındaki gırtlağı kesik ölü balıklar çocukların psikolojisini bozabilir diye belediyeyle uğraşmış, korku filmi fragmanını gündüz veriyor diye televizyon kanalıyla uğraşmış bi garip insan evladıyım. benim için korku öğesi gibiydi. ama şu son filmdeki abi gerçekten çok üzücü. salt üzüntü. bir mutluluksuzluk abidesi.
ailesini düşünüyorum da, televizyonda bu halde görmek korkunçtur. ve akciğer kanseri gerçekten kötü bir şey. bu film yaklaşık 2 aydır dönüyor sanırım. şimdi gidip baksanız, avuç kadar kalmıştır; yaşıyorsa. akciğer kanseri olup da yaşayan kimseyi tanımıyorum; ki ayrı üzücü. before / after ekranları gibi üzüyordur ailesini. beni de çok üzüyor. nasıl kabullenmiş öyle? insanın “hay allah nasıl etsek?” diyesi geliyor. aniden misafir gelmiş de buzdolabında yiyecek bir şey yokmuş gibi. tam evden çıkarken toplantı olduğunu hatırlamış da ütülü gömleği yokmuş gibi. azrail gelmiş de karşısına oturmuş gibi. yanındaki sandalyede oturup onunla birlikte camdan görebildiği tek şey olan karşıdaki apartmana bakarak sessizce ölmesini beklemek istiyorum. hayatını inzivada geçirmiş bi budistten daha üst bir noktada durmuyor mu? bütün o arzudan doğan acısına ve dünyevi pişmanlığına rağmen nirvanada değil mi? tanrının olmadığının ispatı değil mi? varsa, tanrıdan nefret etme sebebi değil mi? nasıl bir varlık bir insanı bu duruma koyabilir. saçmalık. zaten niye ölüyorsak?
ölmeyi sevmiyorum ben. iki fobimden biri. başka da pek bir şeyden korkmuyorum aslında ama bu yetiyor. yaşlanmak, buruşmak, ölecek olmak fikri derin bir nefes aldırmaya yetiyor. içine dönük kendini gerçekten tanıyan kontrol manyağı bir adam olmasaydım en hafif haliyle çok ağır bir panik atak hastası olmuştum bunun yüzünden. gerçi böyle bir adam olmasaydım ölmekten de korkmazdım muhtemelen. kafamda sürekli simülasyonlar çalışıyor birkaç adım gün ay yıl sonrası için. bok yoluna gitmekten de çok korkuyorum. bütün bu efor boşuna gidecek diye. çektiğim cefanın az da olsa sefasını sürebilecek kadar hayatta kalmak istiyorum. diğeri de yükseklik fobisi. perde asarken bile nefes alıp verişim hızlanıyor. boncuk boncuk terliyorum, kaslarım geriliyor, psikolojim bozuluyor. üst geçitler kabusum. elini tutabileceğim, koluna girebileceğim biri yoksa yanımda, sırat köprüsü oluyor. öngörüm 27 sene sonra bir üst geçitte kalp krizinden öleceğim yönünde.
babamın babası sokakta yürürken kalp krizi geçirip öldü. nasıl olmuş öğrenmek için ambulansın aldığı o sokağa gittiğinde, yere yuvarlanmış kasketini vermiş bakkal babama. öbür dedem prostat kanseri olarak yattığı masadan kalkamadı. narkozdan çıkamadı. uyku tatlı geldi sanırım yorgun kalbine. “ameliyat başarılı oldu ama kaybettik” gibi bir cümle duymuş olduk şu kısa ömrümüzde. ananem beyin kanaması yüzünden 19 sene felçli yaşadı. ölmeden kanser de olmuş galiba. evden çıkardığımız battaniyenin ortasında o değil de birkaç avuç çakıl taşı varmış gibiydi. onun dışında kalp büyümesi vardı. babanemin de var. yani kanserden gitme ihtimalim yüksek. hiç olmadı babalar gibi kalpten gidebilirim. hele bir de onların yemediği hamburgerler, metrobüse yürürken gözlerini doldurmayan sinirler var bende. böyle düşününce daha da düşüyor suratım.
5 liralık sikindirik şemsiye aldım bugün. düşününce aslında oldukça benzeşiyoruz. sadece biz yeşil değiliz. bir de onun kadar şeffaf değiliz.

